Ouroboros: Kendi kuyruğunu yiyen yılan
Bir firavunun mezarında başlayan, İskenderiyeli simyacıların elyazmalarından geçen ve bir kimyagerin rüyasında modern bilime karışan bir çember. Kendi kuyruğunu ısıran yılanın üç bin yıllık yolculuğu.

1890, Berlin. Alman kimya dünyası büyük bir kutlama için toplanmış. Onur konuğu August Kekulé. Yirmi beş yıl önce benzen molekülünün yapısını çözerek organik kimyanın yönünü değiştirmiş adam.
Kekulé konuşmasının bir yerinde salona tuhaf bir itirafta bulunur. Bu büyük buluş ona bir laboratuvarda değil, ateşin karşısında uyuklarken gelmiştir. Gözlerinin önünde atomlar dans etmiş, yılanlar gibi kıvrılmış. Sonra yılanlardan biri kendi kuyruğunu yakalamış ve alaycı bir şekilde gözlerinin önünde dönmeye başlamış.
Kekulé uyanmış ve gecenin geri kalanını o halka fikri üzerinde çalışarak geçirmiş.
Kendi kuyruğunu ısıran yılan. Kekulé onu rüyasında gördüğünde, bu imge zaten üç bin yıllık bir yolculuğun içindeydi.
Adı ne anlatır?
Bu imgeye ouroboros diyoruz. Adı Yunanca oura (kuyruk) ve boros (yiyen) sözcüklerinden gelir: kendi kuyruğunu yiyen.
Başı ile sonu aynı noktada buluşan bir yılan. İlk bakışta tuhaf, hatta biraz ürkütücü. Ama insanlık bu çemberi, en büyük sorularını anlatmak için kullandı: Zaman nedir? Her şey nerede başlar, nerede biter? Sürekli değişen dünyada değişmeyen ne?
Bir firavunun mezarında
Bilinen en eski örneklerden biri MÖ XIV. yüzyıla, Tutankamon’un mezarına uzanır.
Genç firavunun lahdi, iç içe geçmiş altın kaplı büyük sandıklarla çevrilmişti. Bunlardan birinin üzerine, yeraltı dünyasını anlatan gizemli bir metin işlenmiştir. Metnin içinde dev bir insan figürü vardır ve başının ve ayaklarının çevresinde, kuyruklarını ısıran iki yılan dolanır.
Bu yılanlar, güneşin her gece yeraltında yaptığı yolculuğu ve her sabah yeniden doğuşunu kuşatıyor gibidir. Mısır’da ouroboros, kendini yenileyen zamanın bir resmiydi: Her son, bir başlangıç doğurur.
Simyacıların çemberi
Ouroboros’un en ünlü olduğu yer ise simya geleneğidir.
Bu yazının başındaki görsel, İskenderiye’de MS ilk yüzyıllarda yazıldığı düşünülen ve “Simyacı Kleopatra”ya atfedilen Khrysopoeia, yani “Altın Yapımı” adlı metinden. Elimizdeki kopyası yüzyıllar sonra, Bizans döneminde çoğaltılmış bir elyazmasında korunuyor.
Çemberin içinde üç Yunanca kelime yazılıdır: Hen to pan. “Bir, Her Şeydir.”
Simyacılar için bu çember, maddenin sürekli dönüşümünü anlatıyordu. Bir madde ısıtılır, çözülür, yeniden birleşir, bambaşka bir şeye dönüşür. Ama hiçbir şey gerçekten yok olmaz; yalnızca biçim değiştirir.
Simyadan kimyaya
Simyayı yalnızca “kurşunu altına çevirme hayali” olarak hatırlarız. Ama hikâyenin öbür yüzü daha az bilinir: Simya, kimya biliminin atasıdır.
Damıtma düzenekleri, laboratuvar kapları, maddeleri ayırma ve saflaştırma yöntemleri… Bunların önemli bir kısmı altını arayan bu insanların sabırlı, yüzyıllar süren deneylerinden doğdu. Arapça el-kimya sözcüğü, Avrupa dillerinde önce alchemy, sonra da chemistry oldu.
Ve bugünün kimyası, maddenin bir tepkimede yok olmadığını, yalnızca biçim değiştirdiğini söylerken, simyacıların sezgisini bambaşka bir dille ve ölçüp tartarak yeniden kuruyor.
Rüyaya geri dönersek
Kekulé 1865’te benzenin altı karbon atomunun bir halka oluşturduğunu öne sürdü. Bu fikir, binlerce molekülün yapısını anlamanın kapısını açtı.
Peki rüya hikâyesi gerçek mi? Bunu bilmiyoruz. Kekulé onu buluştan yirmi beş yıl sonra, bir kutlama konuşmasında anlattı. Bazı tarih yazarları hikâyenin zamanla süslendiğini düşünüyor. Kekulé’nin, kendisinden önce benzer fikirler ileri süren başka kimyagerlerin payını gölgelediğini ileri sürenler bile var.
Ama şu kesin: Simyacıların elyazmalarında dönen yılan, iki bin yıl sonra modern kimyanın en ünlü hikâyelerinden birinin içine kıvrıldı.
Dünyayı kuşatan yılan
Benzer bir imge kuzeyde de karşımıza çıkar. İskandinav mitolojisinde Jörmungandr adlı dev bir yılan, dünyayı çevreleyen okyanusun dibinde yaşar. O kadar büyüktür ki bütün dünyayı sarar ve kendi kuyruğunu ısırır.
Birbirinden çok uzak coğrafyalarda insanların aynı çemberi çizmiş olması, bu imgenin ne kadar derin bir sezgiye dayandığını gösteriyor.
Çemberin söylediği
Ouroboros bize basit ama derin bir şey söyler: Dünya düz bir çizgi değil, bir döngüdür. Mevsimler, gece ve gündüz, doğum ve ölüm, madde ve dönüşüm. Bir şey biterken başka bir şey başlar.
Belki de bu yüzden bu yılan hiç ölmüyor. Bir firavunun mezarından bir simyacının elyazmasına, oradan bir kimyagerin rüyasına, oradan da bugün bu satırları okuyan size kadar, kendi kuyruğunu ısırarak yolculuğuna devam ediyor.
Kaynaklar ve notlar
- Alan J. Rocke, "It Began with a Daydream: The 150th Anniversary of the Kekulé Benzene Structure" (Angewandte Chemie International Edition 54/1, 2015)1865 benzen halkası önerisi, 1890 Berlin kutlaması (Benzolfest) ve Kekulé'nin rüya anlatısı.
- Susanna F. Rudofsky ve John H. Wotiz, "Psychologists and the Dream Accounts of August Kekulé" (Ambix 35/1, 1988)Rüya anlatısının güvenilirliği ve Kekulé'nin öncüllerinin payı üzerine eleştirel görüş.
- John Coleman Darnell ve Colleen Manassa Darnell, The Ancient Egyptian Netherworld Books (SBL Press, 2018)Tutankamon'un ikinci altın kaplı sandığındaki gizemli yeraltı kitabı; figürün başını ve ayaklarını çevreleyen, kuyruğunu ısıran yılanlar.
- H. J. Sheppard, "The Ouroboros and the Unity of Matter in Alchemy: A Study in Origins" (Ambix 10/2, 1962)Simyada ouroboros ve maddenin birliği düşüncesi; Kleopatra'nın Khrysopoeia'sı ve "Hen to pan".
- Aurelio J. Fernández García, "Uróboro: la serpiente que se muerde la cola en los textos alquímicos griegos" (Fortunatae 28, 2018)Yunanca simya metinlerinde ouroboros ve adın anlamı (oura + boros).
- Snorri Sturluson, Düzyazı Edda (Gylfaginning 34), İng. çev. A. G. Brodeur (Project Gutenberg)Jörmungandr'ın okyanusta bütün karayı kuşatıp kendi kuyruğunu ısırması.
- Sevan Nişanyan, Nişanyan Sözlük: "kimya"Arapça el-kîmiyâ sözcüğünün kökeni ve Avrupa dillerine geçişi.
Antik ve yabancı dildeki metinlerden yapılan alıntılar, Türkçeye özetlenerek ya da serbestçe çevrilerek aktarılmıştır. Kesinliği tartışmalı bilgiler yazı içinde ayrıca belirtilir. Yayın ilkelerimiz
