Minyatürde neden gölge yok?
Bir Osmanlı minyatürüne bakın: güneş tepede ama kimsenin gölgesi yok. Uzaktaki insan yakındaki kadar büyük. Bu bir beceriksizlik değil, bilinçli bir seçimdi. Peki ressamlar neden böyle çizdi?

Yukarıdaki resme bir kez daha bakın.
Güneşli bir gün. Su pırıl pırıl. Bir kayığın içinde müzisyenler çalıyor, köşkün önünden kalabalık bir alay geçiyor. Yüzlerce figür var.
Ve hiçbirinin gölgesi yok.
Ne insanların, ne ağaçların, ne de binaların. Üstelik uzaktaki adamlar, öndekilerden küçük değil. Köşk sanki havada asılı. Su, yan yatırılmış bir halı gibi önümüzde uzanıyor.
İlk bakışta insan şunu düşünebilir: Belki de bu ressamlar gölgeyi, derinliği çizmeyi bilmiyordu.
Bilmiyor değillerdi. Çizmemeyi seçtiler.
Bir şenliğin resmi
Bu sayfa Surname-i Hümayun’dan, yani “Padişahın Düğün Kitabı”ndan. 1582 yazında Sultan III. Murad, oğlu Şehzade Mehmed’in sünnet düğünü için İstanbul’da, bugünkü Sultanahmet Meydanı’nda, yani o zamanki Atmeydanı’nda haftalarca süren bir şenlik düzenledi.
Esnaf loncaları birbiri ardına geçit yaptı. Cam üfleyenler yürürken cam üfledi, aşçılar yürürken yemek pişirdi, cambazlar ip üzerinde yürüdü. Ve saray nakkaşları, yani minyatür ressamları, bütün bunları gün gün kaydetti.
Ortaya çıkan kitap, şenliği sahne sahne gösteren yüzlerce minyatürlü bir kayıttır. Bugün Topkapı Sarayı Müzesi’nde korunur.
Gölgesiz bir dünya
Peki neden gölge yok?
Gölge bir anı gösterir. Güneş şu anda şu açıdadır, o yüzden gölge şu yöne düşer. Bir saat sonra her şey değişir.
Minyatür ressamının derdi ise bir anı yakalamak değildi. O, bir olayı, bir yeri, bir hikâyeyi anlatıyordu. Gölge ona bir şey kazandırmıyor, aksine resmi tek bir saate, tek bir ışığa hapsediyordu. Gölgesiz bir dünya, zamanın dışında duran bir dünyadır. Her şey her an görünür.
Bu bir yorumdur; nakkaşlar gölgeyi neden kullanmadıklarını bize yazıp bırakmadı. Bir başka yorum da şudur: Gölge, nesnenin üzerine düşen karanlıktır. Minyatürde her şey kendi rengiyle, kendi ışığıyla vardır. Kırmızı kırmızıdır, mavi mavidir. Hiçbir şey başka bir şeyin karanlığında kalmaz.
Uzaktaki neden küçülmüyor?
Avrupa’da Rönesans ressamları XV. yüzyılda, perspektif denen bir yöntemi geliştirdi. Resme tek bir noktadan, tek bir gözle bakılıyormuş gibi davranılır. Uzaktaki şeyler küçülür, çizgiler ufukta bir noktada birleşir.
Minyatür ressamı bu tek gözü reddeder. Onun resminde aynı sahneye birçok yerden bakılır. Bir köşkün hem önünü hem içini görebilirsiniz. Bir şehre hem yukarıdan hem yandan bakarsınız. XVI. yüzyılda Matrakçı Nasuh’un çizdiği şehir resimlerinde İstanbul, Halep ya da Tebriz, bir kuşun gözünden, tek tek binalarıyla birlikte görünür.
Figürlerin boyu da uzaklığa göre değil, önemine göre belirlenir. Padişah, çevresindekilerden büyük olabilir. Önemli bir sahne, sayfanın ortasına yerleşir.
Kısacası minyatür, gözün gördüğünü değil, aklın bildiğini resmeder.
Bir portrenin yarattığı deprem
Bu iki bakış İstanbul’da gerçekten karşılaştı.
1479’da Venedikli ressam Gentile Bellini, Fatih Sultan Mehmed’in davetiyle İstanbul’a geldi. Padişahın, bugün Londra’daki Ulusal Galeri’de bulunan ünlü portresini, gölgeleriyle, ışığıyla, derinliğiyle o yaptı.
Saray nakkaşları bu yeni bakışı gördü. Bazıları etkilendi, denedi. Ama Osmanlı minyatürü kendi yolundan vazgeçmedi.
Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı romanı tam bu gerilimi anlatır. XVI. yüzyıl İstanbul’unda nakkaşlar, Venedik ressamları gibi gölgeli, perspektifli resim yapmanın kendi geleneklerine ihanet olup olmadığını tartışır. Bir resmi kimin gözüyle yapmak gerekir: Ressamın mı, yoksa zamanın ve yerin ötesinde duran bir bakışın mı?
Levni ve değişen dünya
XVIII. yüzyılın başında Lale Devri’nin ressamı Levni, minyatüre yeni bir canlılık getirdi. Figürleri daha hareketli, yüzleri daha kişisel, renkleri daha yumuşak oldu. Yer yer derinlik duygusu da belirdi.
Ama gölge, minyatürün yüzyıllarca uzak durduğu bir şey olarak kaldı.
Bir dahaki bakışta
Bir müzede ya da bir kitapta minyatürle karşılaştığınızda, “neden gerçekçi değil?” diye sormak yerine şunu sorun: Bu resim bana neyi göstermek istiyor?
O kayıktaki müzisyenler hâlâ çalıyor. Alay hâlâ geçiyor. Dört yüz yılı aşkın süredir güneş tepede ve kimsenin gölgesi düşmüyor. Belki de minyatürün sırrı bu: Zamanı durdurmadan, zamanın dışında kalmak.
Kaynaklar ve notlar
- F. Banu Mahir, "Minyatür" (TDV İslâm Ansiklopedisi, 2020)Minyatürün ışık-gölge ile derinlik verilmeyen resim olarak tanımı; Fatih döneminde Gentile Bellini'nin portresi ve Osmanlı nakkaşları.
- Hatice Aynur, "Surnâme" (TDV İslâm Ansiklopedisi, 2009)1582'de III. Murad'ın oğlu Şehzade Mehmed'in sünnet düğünü için yazılan ilk surnameler.
- Kadriye Tezcan Akmehmet, "Minyatürlerin Sanat Tarihi Eğitiminde Kullanılması: Topkapı Sarayı Müzesi'ndeki Surname-i Hümayun Örneği" (Turkish Studies 10/14, 2015)Surname-i Hümayun'un içeriği, esnaf alayları ve Topkapı Sarayı Müzesi'ndeki nüshası.
- Tahir Çelikbağ, "Klasik Osmanlı Minyatür Sanatında Nakkaş Osman'ın Yaratıcılık Anlayışı" (Sosyal Bilimler Dergisi 32, 2018)Klasik Osmanlı minyatüründe mekân, figür ölçüsü ve anlatım dili.
- Hüseyin Gazi Yurdaydın, "Matrakçı Nasuh" (TDV İslâm Ansiklopedisi, 2003)Seferlerdeki şehirleri resmeden topografik minyatürler.
- Elizabeth Rodini, Gentile Bellini's Portrait of Sultan Mehmed II (Bloomsbury / I.B. Tauris, 2020)Bellini'nin 1479–1480'de İstanbul'a gelişi ve portrenin hikâyesi.
- The National Gallery, Londra: Gentile Bellini, The Sultan Mehmet IIPortrenin bugün bulunduğu yer ve tarihi.
- Şehnaz Yalçın, "Levnî" (TDV İslâm Ansiklopedisi, 2003)Levnî'nin minyatürlerinde alışılmış minyatür perspektifine karşı beliren derinlik eğilimi; 1720 Surnâme-i Vehbî.
- Benim Adım Kırmızı (Wikipedia)Orhan Pamuk'un nakkaşlar ile Venedik portre geleneği arasındaki gerilimi anlatan romanı (1998).
Antik ve yabancı dildeki metinlerden yapılan alıntılar, Türkçeye özetlenerek ya da serbestçe çevrilerek aktarılmıştır. Kesinliği tartışmalı bilgiler yazı içinde ayrıca belirtilir. Yayın ilkelerimiz
